Terör Ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanmasında Manevi Tazminat Talep Edilebilir Mi?

Terör Ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanmasında Manevi Tazminat Talep Edilebilir Mi?

5233 Sayılı Kanun'un temel amaçlarından biri de yargı dışı bir yöntem geliştirerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne bu konuda yapılan başvuruları sona erdirip, bireyler aleyhine oluşan dengenin iç hukukta geliştirilen usullerle yeniden kurulmasını sağlamak olduğu dikkate alındığında, sosyal risk ilkesinin dayandığı temeller ve maddi tazminata dair bölümde değinilen Anayasa mahkemesi kararında belirtilen esaslar doğrultusunda, terör olayları sebebiyle meydana gelen ve sosyal risk ilkesi kapsamında bulunup 5233 Sayılı Kanun uyarınca karşılanmayan manevi zarara bağlı tazminat taleplerine dair uyuşmazlıklarda, idare hukukunun tazminata dair ilke ve kuralları çerçevesinde 2577 Sayılı Kanun'un öngördüğü usullere tabi olarak manevi tazminat ödenmesine de hukuki bir engel bulunmamaktadır. Bu çerçevede, hali hazırda terör olayları sebebiyle uğranılan manevi zararların Anayasaya dayalı olarak sosyal risk ilkesi uyarınca tazmini olanaklı iken, Yasama organınca, özellikle yaşam hakkı başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına yol açar nitelikte ve manevi tazminat ödenmesini engellemek amacına yönelik böyle bir Kanun'un yürürlüğe konulduğu söylenemez.

Terör eylemleri sonucu oluşan olaylar incelendiğinde, eylemlere bağlı olarak maddi zararların meydana geldiği görülmekle birlikte, esasen terör eylemlerine bizzat şahit olan vatandaşların hayatları boyunca çektikleri ve çekecekleri üzüntü, acı, elem ve psikolojik buhran, vb. gibi manevi zararların daha büyük sıkıntılara yol açacağı hususu yadsınamaz bir gerçektir. Dolayısıyla, idare hukuku kuralları çerçevesinde Anayasaya dayalı olarak geliştirilen bir ilke uyarınca manevi zararların karşılanma olanağının içeriği itibariyle engelleyici bir hüküm taşımayan yasa ile ortadan kaldırıldığından bahsedilmesi olanaksızdır.

Kaldı ki, manevi tazminat, patrimuanda meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, tatmin aracıdır. Başka türlü giderim yollarının bulunmayışı veya yetersiz kalışı, manevi tazminatın parasal olarak belirlenmesini zorunlu hale getirmektedir. Olay sebebiyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Belirtilen niteliği gereği manevi tazminatın zenginleşmeye yol açmayacak şekilde belirlenmesi gerekmekte ise de, tam yargı davalarında takdir edilecek miktarın aynı zamanda duyulan elem ve ızdırabı giderecek bir oranda olması gerekmektedir. İşte bu niteliğinden dolayı sorumluluk hukukunun genel çerçevesinde manevi tazminatın miktarı her bir olay ve birey yönünden yargı yerlerince farklı şekilde değerlendirileceği ve manevi tazminat miktarının idare organlarınca takdir edilmesini sağlayacak şekilde yasayla belirlenmesi de müessesenin niteliği ile bağdaşmayacağından, yasa koyucunun bunu yasada açıkça öngörmesini beklemek de gerçekçi değildir.

Nitekim yukarda değinilen Anayasa Mahkemesi'nin 25.6.2009 günlü, E:2006/79, K:2009/97 Sayılı kararının manevi zararlara dair bölümünde,

"5233 Sayılı Yasa, idarenin eylem ve işleminin sonucu olmayan ve herhangi bir idari işlem veya eylemle doğrudan nedensellik bağı da bulunmayan, ancak terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen zararların da tazmini yolunu açan, bu anlamda idarenin kusursuz sorumluluk alanını genişleten bir yasadır. Bu Yasa idarenin kusursuz sorumluluk alanını genişletmekle birlikte, aynı zamanda terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen zararlardan sadece “maddi” olan kısmının sulh yoluyla tazminine dair esas ve usulleri belirlemektedir. Yasa'da bu zararlardan “manevi” olan kısmın idareden talep edilemeyeceğine dair bir hükme yer verilmediği gibi, 12. maddede “sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna başvurma hakları saklıdır” denilerek Anayasa'nın 125. maddesinin birinci fıkrasına paralel bir düzenlemeye yer verilmiştir. Bu sebeple itiraz konusu ibare, idarenin sorumluluk alanını daraltan veya idari işlem veya eylemlere karşı yargı yolunu kapatan bir hüküm içermemektedir…" gerekçelerine yer verilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 18888/02 numaralı başvuruya konu 12/01/2006 tarihli- Türkiye kararının 81. Paragrafında, 5233 Sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Kaynaklanan Zararların Karşılanması Hakkında Kanunla ilgili olarak “Tazminat kanununda yalnız maddi zararlar için tazminat talep etme olanağının bulunduğu doğru olsa da Kanunun 12. maddesinin idari mahkemeler de manevi zarar için tazminat talep etme olanağı verdiği görülmektedir.” ifadesine yer verilmiştir.

Bu durumda 5233 Sayılı Yasanın, idarenin terör olayları sebebiyle oluşan zararların yargı yoluna başvurmadan sulh yoluyla ödenmesini öngören ve uyuşmazlıkların sadece maddi zararlara dair kısmının yargı dışı alternatif bir yöntemle giderilmesini sağlamakla birlikte, manevi zararların karşılanmasını da engellemeyen bir yasa niteliğinde olduğu dikkate alındığında, terör olayları sebebiyle meydana gelen ve sosyal risk ilkesi kapsamında değerlendirilen ancak, 5233 Sayılı Kanun çerçevesinde karşılanmayan ilgililerin ileri sürdükleri manevi zarara bağlı tazminat taleplerine dair uyuşmazlıklarda, idare hukukunun tazminata dair ilke ve kurallarına göre, 2577 Sayılı Kanun'un öngördüğü usullere tabi olarak manevi tazminat ödenip ödenmeyeceğine dair yargısal incelemenin yapılması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.

Yukarıda yapılan açıklamalara göre, davaya konu uyuşmazlıkta, tazminat istemine konu olan terör olayının meydana geliş şekli ve davacıların sosyo ekonomik durumu dikkate alındığında, Mahkemece toplam 100.500,00 TL manevi tazminatın davalı idareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacılara ödenmesine hükmedilmesinde hukuki isabetsizlik görülmemiştir.

Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 2015/217 E. ve 2016/328 K. Sayılı 18.02.2016 Tarihli kararı;

 “…Dosyanın incelenmesinden; olay günü, gösteri yapan kalabalığın PKK terör örgütünü övücü nitelikte sloganlar attığı, resim ve pankartlar taşıdığı, polislere taş ve molotof kokteyli atıldığı, bu olaylar esnasında davacılar murisinin öldüğü, ölüm olayı ile ilgili olarak Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'nca düzenlenen 28.04.2006 tarih ve 1182 Sayılı raporun sonuç kısmında; ateşli silah kurşununun vücudu terk ettiği durumlarda ateşli silah arası çapı ile trajesine göre yaralanmayı oluşturan silahın çapının belirlenemeyeceği tıbben bilindiğinden kişiye isabet eden ateşli silah kurşununun tip ve çapının mevcut verilerle saptanamayacağı, Batman Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen otopsi tutanağında ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen otopsi tutanağında ölüme neden olan yaralanmayı oluşturan atışın uzak atış mesafesinden yapılmış olduğu, kesin olmamakla beraber ölümün otopsi tarihi olan 28.08.2005 günü saat 21.15'ten önceki 2-5 saat arası bir zaman dilimi içerisinde meydana gelmiş olacağının belirtildiği, ölüm olayı ile ilgili olarak Batman Cumhuriyet Başsavcılığının 18.09.2007 tarih ve Soruşturma No: 2005/3730 Sayılı kararı ile maktulün ateşli silah ile öldürüldüğü, kasten öldürme olayı ile ilgili olarak suçun fail ve faillerinin tespit edilememiş olması sebebiyle daimi arama kararı verildiği, davacı vekili tarafından, olayda polisler tarafından silah kullanıldığı, davacıların oğlunun da bu silahlardan çıkan kurşunla vurulduğu, bu sebeple davalı idarenin hizmet kusuru bulunduğu ileri sürülmüşse de, davacıyı öldüren kurşunun bulunamadığı ve hangi silahtan çıktığının belli olmadığı, öte yandan, davacıların oğlunun göstericiler arasında olduğuna dair bir belirleme de bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Dosyada yer alan tüm bilgi ve belgelerin değerlendirilmesinden; ölüm olayının meydana geliş şeklinin ve failinin belirsiz olduğu, dolayısıyla olayın açıklığa kavuşturulamadığı, davacıların oğlunun göstericiler arasında olup olmadığının belli olmadığı ve esasen olayın yasada belirtilen terör eylemi sebebiyle ya da terörle mücadele kapsamındaki bir faaliyetten kaynaklanıp kaynaklanmadığı hususlarının yeterince açık olmadığı, bu kapsamda söz konusu ölüm olayının 5233 Sayılı Kanun kapsamında meydana gelen bir terör eylemi veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler sebebiyle meydana gelen bir olay olarak nitelendirebilmek için yeterli bilgi ve belgenin bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.

Bu durumda; olayın 5233 Sayılı Kanun kapsamında bulunmaması nedeniyle, uyuşmazlığın, idare hukukunun tazminata dair genel ilke ve kuralları çerçevesinde değerlendirilmesi ve 2577 Sayılı Kanun'un öngördüğü usullere tabi olarak maddi ve manevi tazminat ödenip ödenmeyeceği hususuna dair yargısal incelemenin yapılması gerekmektedir.

Bu kapsamda olay değerlendirildiğinde, 5233 Sayılı Kanun'un tanımladığı haller dışında oluşan toplumsal bir olay esnasında meydana gelen ölüm olayının yukarda açıklanan "sosyal risk ilkesi" uyarınca değerlendirilmek suretiyle ortaya çıkan zararların idare hukukunun genel hükümlerine göre tazmin edilmesinde ve mahkemece bilirkişi incelemesi sonucu hesaplanan maddi tazminat tutarı ile takdir edilen manevi tazminata hükmedilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; davalı idarenin temyiz isteminin reddine, Batman İdare Mahkemesi'nin 07/02/2014 günlü, E:2013/3898, K:2014/334 Sayılı ısrar kararının yukarda açıklanan gerekçe ile ONANMASINA, dosyanın anılan İdare Mahkemesine gönderilmesine, kararın tebliğ tarihini izleyen 15 ( onbeş ) gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18.02.2016 gününde oyçokluğu ile karar verildi.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Optimized with PageSpeed Ninja